top of page
  • İlker Has

Kibritin Ucunda Mıyım?

          Her zaman ki gibi sıradan bir güne uyanmıştım. Kaderin bana getireceklerini yarı hazır yarı da “Aaa! Demek başıma bunlar da gelecekti?!” şaşkınlığıyla bekliyordum. Gökten üç elma düşse, biri diğer ikisinden farklı olacaksa o en tatlısı olur ve kesin başıma o tatlı elma düşerdi, şansımı biliyordum. O gün bu şansa inancım tamdı. Eğer ekşi elma düşerse de onun vereceği tat ve sağlık, yine bana özel olacak inancıyla günümü geçirmeye hazırdım. 


     Gün ağarmış, gözlerim perdelerini yeni açmıştı. Her gün başımı ağrıtan o dertler henüz sabahın ilk ışıklarında kapıma dayanmışlardı. Perdelerin arasından geçebilen gün ışınları, odanın içerisinde uçuşan toz tanelerini izletiyordu. Yatağımda daha fazla uzanıp dursam, toz tanelerinin sayısını öğreneceğim telaşı beni ele geçirmeden önce yatağımdan kalkmış, kısa bir hazırlanıştan sonra yürüyüş için parkın yolunu tutmuştum.


    İçi boş bir kafanın yürüyüşünü tamamladıktan sonra elime telefonu aldığım an elmalardan ilkinin düştüğünü gördüm. Akşama gidilecek hediye bir tiyatro bileti ve biletin üstünde bir başlık; Kibritin Ucunda.


    Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun kaleminden Kayhan Berkin’in yönetmenliğinde ve Rıza Kocaoğlu’nun tek başına performans sergilediği o tiyatro oyunu; Kibritin Ucunda. Aslında tiyatronun konusundan bihaber izlemeye gittiğim de bu oyunun adının bana neler çağrıştırabileceğini düşündüm. Yüksek ihtimalle oyundan bir parça da kendimi görebileceğimdir diye düşünüyordum. Tabii eğer insan dertlerini bir kenara itmeden düşünür ise oyunun başrolünde bile kendisini görecekti.


    Üç koltukluk hediye biletlerimden bir tanesini zor bela doldurabilmiş, diğeri için bir sahip bulamamıştım. Her birinde farklı bir anı olan kıyafetlerimden turuncu olanını üzerime geçirip tiyatro oyununu izlemeye gittim. Vardığımda koltukların neredeyse tamamı boştu. D9-D10-D11 bunlar bizim için ayrılmış koltuklardı. Ne vardı ki iki kişi olmamızın daha iyi olabileceğini düşündüm. Üç koltuk ve önüme oturabilecek cüsseli bir insan varsayımına göre yer değiştirebileceğim bir boş koltuğum vardı. İşte kafama düşen ikinci elmam buydu.


    Yuvarlak bir alanın karşısında oturup; sahneyi, tek başına duran tekerlekli döner sandalyeyi ve saatimi kontrol edip durdum. Oyun saati yaklaştıkça seyirciler boş koltukları dolduruyordu. Dikkatimizi iki adam çekti. Önce en ön sıralardan geçtiler. Birbirleriyle bir şeyler konuştular. İçlerinden şapkalı olan seyircilerden biriyle selamlaştı. Adam en ön koltuğa oturmak yerine birkaç koltuk denedi. O da benim gibi sahneyi en güzel yerden görmeyi istiyordu, bu o kadar belliydi ki gelip tam önüme oturmayı tercih etti, C10. İşte şimdi görüş açım net bir şekildem kapanıyor, rahat görebilmek için başımı sağa eğmem gerekiyordu. Yaşadığım bu şaşkınlıktan sonra adamın şapkasında duran detaya gözümü iliştirdim; “Deus ex machina”


     Bu Latince cümleyi bir yerden hatırlıyordum. Aklıma gelen düşünceleri toparlayamadan ışıklar kapanmıştı, bazı seyirciler önlere doğru gelmiş, ben de bir sağımdaki koltuğa geçmiştim. Bu izleyicinin bir yönetmen olabileceğini düşünmüştük ama neden koltuklara

oturup izleyebileceğini beraber geldiğim arkadaşımla konuşamamıştık. Tek başıma bunun da oyunu geliştirmek için bir yöntem olabileceğini, oyunu izlerken aklıma not edecektim. Bunun bir üçüncü elma olabileceğinden habersiz, sessizliğe katılarak oyuna döndüm. 


    Kerem, otuzlu yaşlarda bir plaza çalışanı. Bir eşinin yanında bir babasının karşısında, bir işine gidiyor bir de annesine geliyor. Kafasında binbir düşünce, taksiye biniyor ama aklı başka bir yerde. Gaipten birkaç ses çalınıyor kulağına, bir geçmişine dönüyor, bir çocukluğuna bir anda geleceğe bakıyor. Kaygılar, aşklar derken anksiyete krizlerini izliyor gibi oluyor insan. Elbette ki izleyicide çağrıştırdığı birkaç düşünce olabilir diyorum, daha cümlemi bitirmeden Rıza Kocaoğlu’nun canlandırdığı Kerem adıyla, sanıyla bir de yetmez gibi hayatıyla, yaşadıklarıyla bir de üstüne üstün travmalarıyla bana dönüşüyor. Sahnede oyuncu beni oynuyor, yazar beni anlatmış. İçine çekiyor sahne beni, kibritin ucundaymışım da buraya gelene kadar haberim yokmuş. Birisi başıma gelenleri yıllar sonra sahneye koymuş.


    Bu etkilenme, vücudumda elektromanyetik bir şok bıraktıktan sonra görsel olarak beni sahneye odaklasa da aklımdaki düşüncelerimin kapısını çoktan çalmaya başlamıştı. Görsel şölen tamamlanmıştı, yavaş yavaş sahneyi terk edenlerin arasında bir süre daha oturmuş, yönetmene sorabileceğim birkaç soruyu düşünüyor ama bir türlü cesaret edemiyordum. Daha sonra aklıma yine o Latince kelimeler geldi.


“Deus ex machina”


     Önümdeki adamın şapkasının arkasında yazan bu sihir tadı veren sözcüklerin anlamı, makineden tanrı anlamına geliyordu. Bunun üzerine biraz daha düşündüğüm de vardığım sonuçlar tanrısal bir bakış açısıyla oynanabilecek bir oyunu aklıma getirmişti. Antik Yunan döneminin tiyatro yazarlarının kullanımına kadar dayanıyordu. Sözlük anlamında tamamını okuyamadan salonu terk ettiğim bir tanım vardı:


“Hikâyenin gidişi öyle karmaşık, içinden çıkılamaz bir hâl alır ki, artık yazarın üretebileceği

ilginç bir çözüm kalmaz…”


     C10. Burada oturan insan, oyunun yönetmeniydi. Başıma düşen üçüncü elma buydu. Şapkasının bana bakan yüzünde oyuna ait büyük bir spoiler saklıydı. Bu spoiler aynı zamanda hayatımın gidişatıyla ilgili bile olabilirdi. Sonuçta sahnedeki yalnızca Kerem değildi. Aynı zamanda orada ben vardım. Kerem’in yaşadıkları ve yaşadıklarına baktığı bakış açıları birbirimize benzemekle kalmıyor, bana da yeni bakış açıları katıyordu.


     19 Eylül akşamı saat 19.00 sularında bir tiyatro oyununu izlemekle kalmamış aynı zamanda gelecekten bir anı yaşamış gibiydim. Kibritin Ucunda oluşumun en net tanımı buydu.



Bình luận


bottom of page