top of page
  • Berk Bora

Kara Telve

A

Önümde duran kahveme dalmıştım, tek odak noktam buydu. İçinde ne arıyordum bilmiyorum ama etraftaki herkes ve her şeyden kopmuştum. Hem de bu kopukluğun sonuna kadar farkındaydım ama gözümü kahvemin köpüğünden ayırmak da güçtü. Başımı salladım ve gözlerimi yumuşturdum. Üstümde uçuşan güvercinlerin sesleri önümdeki eşsiz manzaramın sakinliğini çalıyordu. Kim bilir, belki de kıskanıyorlardı. Aralarından biri masanın kenarına kondu.

- Hop, daldın gittin, gel buraya!

Başımı sanki kendime çeki düzen veriyor imajı vermek için sallamam gerekiyormuş gibi hissettim; ikinciye bunu yapmak gereksizdi. Gözlerimi hafifçene yukarı kaldırdım, sonra hızlıca gözlerimle gözlerini yakaladım. O kara gözlerini. Fazla düşünmeden söze başladım:

- Bu günler de geçer!

Duraksamadan garipser bir tavır takınıp cevap verdi.

- Hangi günler geçer?

- Bu.

Bunu fazla düşünmemiştim. Ama elbet bu söylemin ardını doldurabilirdim. Bir mana yaratabilirdim kendime. Fazla zor olmamalıydı bu. Bu günler, bu günler…

- Zor günler bugünler!

Kaşını çattı.

- Niyeymiş o?

Zor yerden sordu. Kahvemi yavaşcana yudumlayıp düşünmem lazımdı şimdi. Neden zor günler? Bu geçen günlerde ne oldu? Ne bileyim ben. Savaş var, tam bir felaket. Bu atom bombalı dünyalarımızda zaten yeterince diken üstünde değil miyiz? Niye ve nasıl savaşlar hala sıcak, insanın aklı almıyor. Evet bunu söylemeli.

- Savaş var. Gerçekten çok zor zamanlar.

- Ne savaşı?

Ne? Savaş yok muydu? Nasıl yani? Daha geçen gün sitenin birinde okuduğuma emindim. Evet, evet o site! Başka ne felaketler yazıyordu? Ne depremler, ne seller… Meşgul gözükmek için bardağı tekrar ağzıma dayadım. Başlıkta kesinlikle savaşla ilgili bir şey vardı. Oysaki onca analiz okuduğumu hatırlıyorum, onca içler acısı fotoğraf. Hadi sıcak savaşlar yalan, onu geçtik. Başka ne vardı?… Salgın vardı! Ah milyonlarca kişilerin canını almış, milyonlarca toplu mezarlar açtırtmış! Yutkundum. Bardağı bu sefer sertçene masaya koydum.

- Ne savaşı? Salgın, salgın…

- Ne diyorsun?

Ve önümdeki güvercin ani bir kararla uçup gitmeye karar verdi. kanatlarını çırparken bir felaket yaratıp kahvemi dökmeye…


B

İçtiğim kahve fincanımın dibinde telvesi kalmıştı. Bardağı ters çevirdim. Fal bakma veya baktırma niyetim hiç yoktu. Kimse hayali imgelerden felaketimi okusun istemedim. Kimse bana olacak ayrılık haberlerinden, yakın ölümlerinden ve kefenlerden bahsetsin istemedim. Bu bardak sonsuza dek ters durmalıydı bana göre.

Ama porselen etraftaki renk renk ışıkları gözüme batırıyordu. Sanki içinden ne çıkacağının haberini önceden vermeye yelteniyordu. Sayesinde ışıldamalar gözlerimin önünde karınca olup dolaşıyor sonra haberci bir meleğe bürünüp bu fincanın sonsuza dek ters duramayacağını işaret ediyordu. ‘Hapis etme gerçeği!’ diye haykırıyordu.

Dayanamadım. Olacakları bir fincana hapsetmeye dayanamadım. Ve telveyi yemeye karar verdim. Böylece hiç kimse felaket okuyamayacaktı. Böylece ne olacaksa sadece benimle olacaktı ve benimle ölecekti. Gözlerimi kapattım, burnumu tıkadım ve ani bir hareketle telveyi mideme indirdim.

İlkin hoştu tadı biraz mayhoştu. Fazla geçmeden yerini acımtırak bir meyveye bıraktı. Sonra köy esen bir tat sardı, içinde toprak vardı. Kapkara bir toprak. Solucanlar vardı karıncalar ve karafatmalar. Dilim uyuştu.

Kaderimi içmiştim ben. İyi-kötü demeden kaderimi içmiştim…

Ama kimse görmemişti ne olduğunu, midem de ne olup bittiğini. Ve birazdan mide bulantısından hastaneye doğru gideceğimi de kimse bilmiyordu.


C

Arkadan bir gülme sesi yükseldi.

- Haha! Haha!

Bana mı diyordu? Laf mı ediyordu? Kaşlarımı çattım ve sesin geldiği bölgeye doğru bir bakış attım. Tıknaz, yarı-kel bir beyefendi gülmekten kendini alamıyordu. Pembe bir gömleği vardı ki tonu yüzünün rengiyle eşleşiyordu. Elinde ise çok ünlü ve pahalı bir markanın çay fincanı vardı. Bu fincan ile kahve içiyordu. Vay şerefsiz! Çay fincanında kahve içilir mi? Bugünler de bu insanlar ne kadar da zevksiz ne kadar da anlayışsız. Bu fikirleri nasıl buluyorlar, neden kültüre aykırı çıkıyorlar; insanın beyni almıyor.

Adam gülmeye devam ediyordu. Kesin bana gülüyordu. Çünkü bana inat yapıyordu her şeyi. Vay haysiyetsiz! Böyle kişilere cevap verilmeliydi. Hem de öyle ezik ezik değil. Mezar yazısı gibi: özlü bir şeyler söylenmeliydi. Bir duyuldu mu insanı düşündürecek şeyler. Hatta ona değil herkese söylenmeliydi. Kimse bu adama dur demiyordu sonuçta.

- Bu günler de geçer!

Hiçbir kafa bana doğru çevrilmedi. Hiçbir göz kızgınlıkla kırgınlık arasında dolaşan yüz ifademi okumaya yeltenmedi. Ve anlayamadığım yabancı dillerde kahkahalar atılmaya devam edildi.

- Haha! Haha!


D

Seller mi akmış, depremler mi silmiş köyümü, yoksa sevdiğime ölüm mü olmuş? Dün bunların hepsini düşünmeyi bıraktım. Ve elime bir fincan kahve alıp bunu kutlamaya karar verdim. Ve dedim ki,

‘kahveler dökülmeli, sütler köpürmeli bunun uğruna, küp şekerler erimeli!’

Arkadan bir zeybek havası çalmaya başladı. İstemsizce aklımda şunları tekrarlarken buldum:

[Bir ayak usulcana yukarı, yavaş yavaş, sonra ritimle birden sertçene bir vuruş, hemen ardından dizleri kırıp bir efe çöküşü, eller bir haç edasıyla açık, parmakları şıkırdat, ve yukarı fırla]

Şarkı ilerliyordu. Ritme katılmalıydı. Hareketler beynimde değil kaslarımda kayıtlıydı. A evet! Birazdan el şıklatmalı bölümü gelecekti.

Peki ya elime yapışan bu fincan? ‘Aman!’ dedim ve daha sertçe kavradım. Bana artık olmuş ve olacak felaketlerin haberini vermemeliydi! Yere attım, kırıldı. Kapkara telvenin porselen parçalarından aktığını fark edince, bağırdım: ‘Özgürüm ben!’.

Dans… dans… dans…


E

Dans eden biri Pandora’nın kutusunu açmaz. Böyle hikayelerden haberi yoktur. O bu dünyadan kopar, bu dünya onu takip etmez…

O kişi artık ermiştir; o kişi bir keşiştir; o kişi Ağrı dağına çıkmış bir gezgindir. Acı çekmez, mutlu da değildir. Bir şey hissetmez o kişi. O kişi buzdur, donmaz; o kişi alevdir, kül olmaz. O kişi uçar gibidir, uçmaz. O kişi var gözükse de var olmaz. Ne kozalak vardır aklında, ne sahiller, ne de yıldızlar. O kişi ben demez. Sen demez. Biz demez!..

Ona ermiş der bazıları burada: O kişi her daim telvelerden ve fincanlardan uzaktır; uzaktır bütün felaketlerden ve kara topraklardan. Bir şimşek çaksa gemide, en yakın arkadaşını alsa ölüm, o kişi umursamaz. Boğazı ekşimsi acılarla yansa, midesini bozsa hastaneye gitmez. Daha fazla düşünmek manasız. Daha fazla düşünürse eremez; daha fazla dalarsa düşemez. Ey Fırat, ey Dicle, o yüzüyor! Teninde müziğin verdiği ritimle ter akıtmaya geliyor.

F

Ben kara telve. Bu az önce okuduğun A, B, C, D, ve E’yi ben devralıyorum sonunda. Belki farkına varmışsındır, az önceki hikayeciklerin çoğuna sızmayı becerdim. Hepsinde bir felaket habercisi oldum. Dolayısıyla benden korktunuz, eceliniz bellediniz. Bazen aklınız gitti bazen de üzerimde dans ederek tepindiniz. Geleceklerden korktunuz ve beni kimsenin okumasını istemediniz.


Ama kim bilir, bir şans verseydiniz belki de falınız hayırlıydı.


Berk Bora

コメント


bottom of page