top of page
  • Şevval Nur Karpuzcu

Hayat Müziği

Sessizliğin kırık beyaz bir rengi var bu akşamüstü. Gökyüzü sanki kar değil de huzur indirmişyere.Sakin caddede bir biz varız, birde henüz yakılmaya başlanmış ateşböceklerini andıran şu peri ışıkları. Yüzlercesi sırayla yanmaya başlıyor şimdi. Sanki biz yürüdükçe, dip dibe ilerledikçe bu kimsesiz yol peşi sıra ışıklarını yaka yaka bizi takip ediyor, ipe dizilmiş gibi muntazam eski evler de ardı ardına aydınlanıyorbiz önlerinden geçtikçe. Gece gökyüzünün kapısına dayanmak üzere, bizim acelemiz yok. Gösteriye zaten yetişiriz, belki de bu yüzden aylak adımlarla, sağa sola sallana sallana, içmeden sarhoş olmuş gibi ve yanaklarımı artık ağrıtan bir gülümsemeyle yürüyoruz. Hava o kadar temiz ki kar kokusunu içime çekebildiğim kadar çekmeye çalışıyorum nefes alırken. İkimiz de ışıklara bakmaktan kendimizi alamazken, bütünüyle anın ihtişamıyla mest olmuşken bana seslendiğini duyuyorum. “Hayat… Siler misin geceyi gökyüzünden benim için?” Mırıldanıyor. Bakışlarım ister istemez göğe dönüyor, önce anlamıyorum ne dediğini. “Tutar mısın ellerimden?” O anda anlıyorum ne yaptığını. Gülmeye başlıyorum, gülüşlerim kahkahaya dönüşüyor hatta son lafındaki detayı fark edince. Gözlerimi sonunda kara bulanmış sokak lambalarından ve aralarına çekilmiş perilerden uzaklaştırabiliyorum artık. Ona dönüyor yüzüm. Ve dünyanın en unutulmaz anlarından biri, yine bir fotoğraf karesi gibi aklıma kazınıyor. Gözleriyle buluşmak adına yüzümü döndüğümde, onu halihazırda beni izlerken yakalıyorum.


Birini gizliden gizliye izlemenin niyetiyle bakışlarını çevirdiğin yerde, asıl izlenenin kendin olduğunu görmek kadar muhteşem bir duygu yok, eminim. Bu sanki, hayranı olduğun bir tablo tarafından görülmek gibi . Sanki dünyanın en eşsiz ressamı seni kendi şaheseri seçmiş gibi. Dilim tutuluyor bir süre. Bakışlarındaki duygunun, saklamaya hiç de niyeti olmadığı tutkunun gerçekliği pek mümkün gelmiyor sanırım. Koluna giriyorum. “Şarkıda tam olarak öyle demiyordu sanki?” diyorum. Sırıtıyor : “Hayır, sen yanlış hatırlıyorsun sanırım, şarkıda tam olarak öyle diyordu çünkü. Kelimesi kelimesine, elimi tutmak ister misin Hayat , açıkçası ben elini tutmayı çok isterim diyor . ” Elini tutuyorum ve susuyor birden. Sanki ilk kez buluşuyoruz gibi bir hali var. Sanki beraber geçirdiğimiz ilk akşam, gittiğimiz ilk gösteri. Heyecanı hiç solmayacakmış gibi hissediyorum artık, sevginin peşini bırakmayacakmış gibi. Herkesin çiçekleri solarken o bu dünyada hep daha çok yeşertecekmiş gibi bahçesini.


Ben düşüncelere dalmışken yine aynı şarkıdan devam ediyor. “Bizim için bir şarkı da çalar mısın bu gece?” Bizim için dünyanın bütün şarkılarını çalabilirim sevgilim, diyesim geliyor. Fakat böyle anlarda, böyle cümleler kuramıyorum ona. Ses vermiyorum, içimde kalıyor. Çünkü biliyorum, tüm duvarları camdan yapılmış bir ev gibi, bir hayli saydam ve kırılgan ruhu duygusallıktan ağlamasına sebep olabiliyor ansızın. Ağlamasını istemiyorum çünkü ağlamak istemiyorum, çünkü aşktan da olsa ağlamayı yakıştıramıyorum ben kendime. “Eğer kemanıma piyanoda eşlik edersen eve döndüğümüzde sana bir gece yarısı konseri vermeyi düşünebilirim, evet.” Ellerimi sıkı sıkıya tutuyor. Sanki her an fikrimi değiştirip geri dönecekmişim gibi, sanki bu gecenin biletlerini aylar öncesinden, henüz Londra’ya dahi taşınmamışken almamışız gibi. Sanki gün boyu beraber büyük bir hevesle hazırlanmamış, süslenmemişiz

gibi. Opera binasına varınca nutkum tutuluyor, gözlerinin de dahil olduğu tebessümden onun da bu tarihi binaya aşık olduğunu anlayabiliyorum. İçeri adım attığımız an, sanki dünya değişiyor. Zaman da bir farklı işliyor burada, öyle sanıyorum. Üzerimde uzun kırmızı bir elbise var, böylece bu binanın bir parçasıymışım gibi hissediyorum dışarıdan görünüşümle. Birkaç binlik bir insan kalabalığı, her biri sanat sarhoşu, kendinden geçmek niyetiyle bir araya gelmiş asil bir kitle. Bizim de bu güruhun bir parçası olduğumuzu anlıyorum.


Opera beni geçmişin kapısından içeri çekip sürüklüyor, saatler süren bir yolculukla. Hayatım sahnede gözler önünde, notaların arasına karışmış pür dikkat dinleniyor gibi hissediyorum. Hayat beni görünür kılıyor, sesimi çıkarmama müsaade ediyor artık. Ve aynı anda bu unutulmaz gecenin içinde, yol arkadaşımın yanında, en huzurlu halim buluverirken kendimi , hem bu görkemli salonda hem de ardımda bıraktığım hatıraların arasında gezindiğimi hissedebiliyorum. Yılların yaşanmışlığı hep yorardı kalbimi, şu an bütünüyle kapılarımdan içeri almış kabul etmiş gibiyim hepsini. Bir bütünlük içinde şimdim, geçmişim ve geleceğim. Bir ahenk, müziğe kapılan ruhumda. Sanki ben bu yaşıma kadar bu âna ulaşmak için yaşamış gibiyim. Hikayemin bu bölümünü gerçekleştirebilmek için başlamışım kitaba. Zihnimde durmaksızın bağıran sesler susuyor yıllar sonra ilk defa. Ağlamayı kendime yakıştıramazken gözlerimin dolduğunu fark ettiğim an, ne yapacağımı şaşırıyorum. İçimde sebebini çözemediğim bir gurur var kendime yönelik. Bir kitap karakteri gibiyim ve ilk kez başroldeyim. Ben kendimin kahramanı oldum artık, bu ani gelişen farkındalık dengelerimi alaşağı ediyor.


Dönüş yolumuz biraz uğultulu geçiyor. Performanstan sonra büyülenen herkes dağılmaya başlıyor hiç istemeye istemeye. Bu gece bir hayli tuhaf. Zamanında bana çok uzak ve bilinmez gelen bir şehirde, zamanında benim için tümüyle bir yabancıdan ibaret olan partnerimle, zamanında şahit olacağımı asla tahmin edemediğim şahane bir gösterinin çıkışında, iyileşmiş hissediyorum şimdi. Bir gecede olmadı tabii bu. Kimse bir gecede iyileşemez, bir gecede var edemez kendini, bir gecede hayat ı başaramaz. Anlar daha çok bir darbe gibi çarpıyor insanın ruhuna sanırım. Bir şeylerin farkına varmaktan bahsediyorum, Bir silsile, dalga dalga gelip çarpan sular gibi kıyıya. Taşlar yerine oturuyor, aynı anda bir şeyler kırılıyor ve bazı şeyler bir bütün oluyor. Ben yine kıyılarıma çarpan sularla kendimi tazelerken zihnimin içinde, evimizin önünde buluyorum kendimi. Derin bir iç çekiş kulaklarımın dibinde. Çantamdan anahtarlarımızı ararken başını omzuma yaslıyor, yine bir şeyler mırıldandığını duyuyorum. “Neden ağladın?” Donup kalıyorum. Beni hep görüyor. Anlam veremiyorum bunu nasıl başardığını. “Ağlamadım ki?” diye fısıldıyorum ben de. “Lacrimosa çalarken gözlerin doldu bir ara, gördüm. Neyse, ben de ağladım zaten, eşitlendik.” O bana dair hiçbir detayı kaçırmazken ben nasıl oluyor da aynısını yapamıyorum? “Sen de mi ağladın?” Yüzünü görmesem de yine o bilmiş sırıtışını hissediyorum. “Rossini.” Hala anlamsız bakışlarla zihninin içindeki sesleri duymaya çalışıyorum çaresizce. “Sevil Berberi.” diyor bu kez. Bugün bende bir haller var, yine birkaç kelimesiyle beni darmadağın etmesine izin verir gibi oluyorum. Kapısında dikildiğimiz bu evde dinlediğimiz ilk parçaydı bu. Antika gramofona yerleştirdiğimiz, gece boyunca da tekrar tekrar dinlediğimiz, notalarını zaten çoktan ezber ettiğimiz ilk parça. Sanki o günden beridir de hayatımızın müziği. Evimizin duvarlarına sinmiş notaları zihnimde yankılanıyor. Onun için de bu kadar değerli olduğunu bilmiyordum. Yine aşık oluyorum, bilmem kaçıncı kez.


Gecenin geri kalanı nasıl geçiyor anlamıyorum. İçeri giriyoruz. Viyola kapıya koşuşturup bizi karşılıyor. Onu kucağıma alıp koltuğa fırlatıyorum kendimi. Gözlerim kendiliğinden kapanıyor, uykuya dalmak üzereyken piyanoyu duyuyorum. Sözümü unutmamış, unutmaz tabii. Kendi kendine piyanoyla hasret gideriyor, onu dinlemeye başlıyorum. Gözlerimi açtığım an, hemen önümde beni çağıran şarapla karşılaşıyorum. Onunki de piyanonun üzerinde. Onu izliyorum. Hiç ses çıkarmadan. Tek hareketim kadehe yönelmek oluyor, sonra nefessiz onu dinliyorum. Şarabım bittiğinde piyanonun yanında duran kemanımı almaya yeltenirken susuyor. “Hayat Hanım nihayet şarabını bırakıp yanıma gelme zahmetinde bulunmuş bakıyorum da.” Benimle uğraşmayı seviyor. Piyano çalmaktan içmeyi unuttuğu şarabı da bitiriyorum birkaç yudumda. Huysuz bakışlarıma karşılık öyle sıcak gülüyor ki rol yapmakta zorlanıyorum. “Çok üzücü görünüyordun, kıyamadım.” Gülümsemesi daha da büyüyor. “Öyle mi diyorsunuz? Anladım ben, peki.” Ellerini piyanonun üzerinden çekiyor, bana doğru dönüyor. Kemanımı kadife kutusundan çıkarıyorum. O beni izliyor. Arşemi düzeltiyorum, izliyor. Akortlarımı kontrol ederken de gözü kulağı bende. Duyduğu hayranlık da üzerimde. Dünyanın en güzel müziğine şahit oluyormuş gibi, tutkunlukla izliyor. Oysaki henüz çalmaya başlamadım. Ciddiyetimi koruyorum hala. Başlıyorum. İlk notalardan anlıyor ne çaldığımı. Onu gülümsetmeyi ne kadar sevdiğimi hatırlıyorum yeniden. Devam ediyorum ve hemen elleri piyanoya yerleşiyor. Eşlik ediyor.


Ve biz yıllardır dinlediğimiz hayat müziğimizi ilk kez birlikte çalıyoruz. Ve hayat bizim dokunuşlarımızla daha da güzelleşiyor.


Şevval Nur Karpuzcu





Comentarios


bottom of page